Osmanlı’da Kahvehane

On birinci yüzyılda kara kıtada ortaya çıktı kara meyve… Habeş kabileleri, kara kahve çekirdeğini öğütüp un elde etti ve ondan kara bir ekmek yaptı. Derken kara meyve Afrika’dan Asya’ya, Arap Yarımadası’na geçti. Bir süre daha katı gıda olarak tüketildikten sonra birileri bu meyveyi kavurup öğüterek, tozundan sıcak içecek elde etmeyi akıl etti. Arap Yarımadası’nda ilk kahve keyfi yapıldığında takvimler on dördüncü yüzyılı işaret ediyordu. Kahve sarhoş etmiyor, bilakis içenin üzerindeki uyku halini alıyordu. Bu özelliği özellikle geceleri ibadet ederken uyuklamayı engelliyordu. Böylece sıcak içecek olarak kahve, tasavvuf ehli arasında yaygınlaştı.
Kahvehane…
Türk’ün kahvehane ile teşerrüfü ise, 1550’lerde oldu. Gerçi kahve, İstanbullu elitlerin mutfağına girmiş, damağına Bir süre katı gıda olarak tüketildikten sonra birileri bu kara meyveyi kavurup öğüterek, tozundan sıcak içecek elde etmeyi akıl etti. Arap Yarımadası’nda ilk kahve keyfi yapıldığında takvimler on dördüncü yüzyılı işaret ediyordu. tarih Didem ŞAHSUVAROĞLU Osmanlı’da kahvehane 4O Yıllık hatır, 5 Asırlık gelenek 48 Vizyon değmişti ancak kahvenin halka arzı bu ilk kahvehaneler ile olacaktı. Halepli Hükm ve Şamlı Şems… Bu iki Suriyeli, İstanbulluyu kahvehaneyle tanıştırdı. 16. yüzyılın ortasında İstanbul’un ticari merkezi Tahtakale’de iki kahvehane açıldı. İstanbulluların yanı sıra şehre gelen tüccarlar da bu iki kahvehaneye oldukça rağbet etti. İlk açılan bu iki kahvehanenin kabul görmesi üzerine İstanbul’da, dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman’ın icazeti ile ardı ardına kahvehaneler açılmaya başlandı.

Ticaret ehli, keyif ehli

İstanbul’un ilk kahvehaneleri ticaret odaklıydı. Tahtakale’yi mekân seçen bu kahvehanelerin hedef kitlesi yerli ve yabancı tüccarlardı. Kahve satıcıları, İstanbul’daki “çarşı” olgusunu göz ardı etmediler. Ciddi bir müşteri kitlesi teşkil eden esnafa hizmet verebilmek için çarşıların devamı niteliğinde irili ufaklı kahve dükkânları açıldı. Bu dükkânlardan en küçük ölçekli olanı kahve ocakları; bugünkü çay ocaklarına benzer, oturma yeri olmayan, sadece kahve pişirilip dışarıya satılan yer niteliğindeydi. Çarşı içindeki dükkânlara kahve servisi yapılıyordu. Kahve dükkânları; kahve ocaklarının biraz daha genişletilmiş haliydi. Farklı olarak, birkaç kişinin oturabileceği bir sedir barındırıyordu. Üçüncüsü ise kahvehaneydi ve tam tekmil kahve keyfi sunuyordu. Kahve ve kahvehaneyi olmasa da; kırk yıllık hatır biçilen kahve sohbeti Türkler keşfetti. İstanbul’da sıkça kahvehaneye giden bir İngiliz konsolos, “kahvehaneye gide gele Türklerden hoşlanmaya başladığını, kahvehanedeki sade ve ilginç sohbetlerden tat aldığını” dile getirir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde 50 olan İstanbul’daki kahvehane sayısı II. Selim dönemine gelindiğinde 600’ü aştı. Artık her mahallede kahvehane vardı. Bununla da kalmadı kahvehane kültürü payitaht sınırlarını aşıp İmparatorluk coğrafyasında her kent, her kasaba ve her köye ulaştı.

Muhabbete bahane

Kahvehane sadece kahve içilen yer olmaktan çıktı; dükkânın bir köşesinde berberlik, hatta diş çekimi ve sünnet yapılmaya başladı. Artık kahvehane sıradan bir dükkân değil, toplumsal ilişkilere aracılık eden bir buluşma yeriydi. Kahvehanelerin ilk müşterileri tüccarlar ve esnaftı. İstanbul bürokrasisinin ehl-i keyif arasına katılması da gecikmedi. Erbabı-ı Kalem’in kahvehaneye alışması, burada edebi toplantılar düzenlenip, dama-satranç gibi oyunların da yaygınlaşmasını sağladı. Kahvehanenin bu denli benimsenmesinin sebebi, hayatı iş-ev-ibadethane ekseninde sürüp giden Osmanlı insanı için sosyal mekân ihtiyacını karşılamasıydı. Zira kahvenin helal bir içecek olması dolayısıyla kahvehane meşru konumdaydı.

Yasaklar

Kahvehanenin bu meşru konumu, zaman zaman kaymalara uğradı. Kahvehanelerin ilk açıldığı dönemlerde şehrin ileri gelenleri, bürokratları hatta din adamları bile kahvehanelerin müşterisi olmuş, kahve içerken yararlı etkinlikler yapılmıştı. Ancak kahvehane zamanla, şehrin işsiz güçsüz takımının, emeklilerinin uzun saatlerini öldürdüğü yer haline geldi. Dönemin din adamları, kahvehanelerin “aylakhane” haline gelmesinden rahatsız oldu ve sonuçta, dönemin şeyhülislamı Ebu Suud Efendi, kahvenin ve kahvehaneye gitmenin günah olduğuna ilişkin fetva verdi. Hatta rivayete göre, bu fetva doğrultusunda, şehre gemilerle getirilen çuval çuval kahve çekirdeği, çuvallar delinerek boğazın serin sularına gönderildi. Din adamlarının kahveye karşı bu tepkisi içeceğin kendisine değil, kahvehanelerin gitgide şer yuvası haline gelen ortamınaydı. Ancak III. Murat devrinde yeni bir tartışma başladı ki, bu kahvenin bizzat kendisine hücum ediyordu. Kahvenin kömür haline gelene kadar kavrulduğu, bu yüzden insan sağlığına zararlı olduğu, dolayısıyla haram olduğu iddiası ortaya kondu. Ancak daha sonraları kahvenin kömür haline gelmediği ispatlandı ve bu iddiadan geri adım atıldı. Ancak devir, kahvehanenin İstanbulluyla buluştuğu, Sultan Süleyman’ın parlak devri değildi. Duraklama devri ile birlikte tabandan çatlak sesler çıkmaya başlamıştı. Kahvehaneler de bu çatlak seslerin toplanma yeriydi. 17. yüzyıla gelindiğinde kahvehaneler “devlet sohbetleri”nin yani yönetimi eleştirip halkı ayaklanmaya sürükleyen propagandaların yapıldığı üsler haline geldi. Birçok ayaklanma, kahvehanelerde örgütlendi. Dolayısıyla kahvehaneler bir kez daha yasak yedi. Bu yasak diğerlerinden farklı olarak halkı kötü alışkanlıklardan uzak tutma değil, iç karışıklıkları önleme amacı taşıyordu. Ancak bu kez de, ekmek kapısından olan kahvehaneciler ve kahve tüccarları tepki gösterdi, zira kahve üzerine kurulu koskoca bir ekonomik çark ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla yasaklar uzun süreli ve şiddetli olmadı. Kahvehaneye ilişkin en şiddetli yasak, sultan IV. Murad dönemine rastlar. Zira dönemde kahvehanelerde kahvenin dışında keyif verici maddelerin de kullanılmaya başlandığı söylentileri yayılıyordu. Bunun yanı sıra sultan yeniçeri kahvehanelerinden alaz alıp II. Osman’ın ölümüne sebep olan ayaklanmanın izleri hâlâ tazeydi. Son bir büyük yasak da Yeniçeri Ocağı’nın temelli kapatıldığı II. Mahmud devrinde oldu. Ancak bu, topyekûn bir kapatma değil, kontrol altına alma niteliğindeydi. Zira artık kahvehane, Osmanlı toplumunun vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti. Öyle ki, kahvehane işletmesinden önemli paralar kazanan devlet adamları, hatta vezirler bile vardı.

Kahvehaneden kıraathaneye

Yüzyıllar içinde meşruiyetini sağlamlaştıran kahvehane, Tanzimat dönemine gelindiğinde yeni bir gayeye daha büründü. Yazılı kültürün ülkede gelişmeye başlamasıyla gazeteler, basılan kitaplar muhataplarına kahvehanede ulaştı. Kahvehaneye günlük gelen gazeteler, kahvehane ziyaretçilerinin gündemi sıcağı sıcağına takip etmesine Kahve ve kahvehaneyi olmasa da; kırk yıllık hatır biçilen kahve sohbeti Türkler keşfetti. İstanbul’da sıkça kahvehaneye giden bir İngiliz konsolos, “kahvehaneye gide gele Türklerden hoşlanmaya baş- ladığını, kahvehanedeki sade ve ilginç sohbetlerden tat aldığı- nı” dile getirir.

Sırf okumak isteyenlerin değil okuma bilmeyenlerin de bilgilenme kapısı idi kıraathaneler. Bir kitap ya da gazetedeki bir bölümü merak edenler kıraathanelerde kendilerine gönüllü sesli okuyucular bulabiliyordu. Bu yönüyle kıraathaneler , dönemin tanıkları tarafından “üniversite”ye benzetilir. olanak sağlıyordu. Derken işletmelerin bir kısmı tabelalarına “okuma evi” anlamına gelen “kıraathane” ibaresini kondurdu.

Sırf okumak isteyenlerin değil okuma bilmeyenlerin de bilgilenme kapısı idi kıraathaneler. Bir kitap ya da gazetedeki bir bölümü merak edenler kıraathanelerde kendilerine gönüllü sesli okuyucular bulabiliyordu. Bu yönüyle kıraathaneler, dönemin tanıkları tarafından “üniversite”ye benzetilir. Kahvehanenin “okumuş” evladı kıraathaneler, müdavimlerini bilinçlendirdi. Kâh yeni çıkan edebiyat eserlerinin kitleyle buluştuğu yer oldu, kâh memleket meselelerinin vatan evlatlarına duyurulduğu yer…

Millî Mücadele’de kahvehaneler

Kahvehanenin haberleşme işlevi kendini ilk kez Kırım Savaşı’nda gösterir. Halkın savaş esnasında haber alma ihtiyacından “havadisçilik” doğdu. Havadisçiler, kahvehane müşterilerine savaşla ilgili gelişmeleri taşıyordu. Bu havadisçiler, o dönem henüz devlet eliyle yapılan yazılı basına ek olarak özel basının gelişimine katkı sağladı. Kahvehaneler Kurtuluş Savaşı döneminde de Millî Mücadele’nin bir neferi oldular. Bu kez kahvehanenin haberleşme işlevine örgütleme ve Kuvayı Millîye ruhu aşılama işlevleri de eklenmişti. Ulus’taki ilk TBMM binasının yanı başındaki “Kuyulu Kahve”, Milli Mücadele için önemli bir toplantı yeri olmuştu. Ayrıca cepheden gelen haberlerin, bilgi kirliliğine kapılmadan halka ulaşmasını sağlıyordu ve Millî Mücadeleyi destekleyen gazetelerin dağıtım merkeziydi. Milli Mücadele’de emeği geçen bir diğer kahvehane, İstanbul’daki “Bayraklı Kahvehanesi”… Burası, Ankara ile İstanbul arasında haberleşme istasyonu olmasının yanı sıra Anadolu’ya gönderilecek silah ve mühimmatın toplandığı yerdi. Cumhuriyetin ilanından sonra da bu imparatorluk geleneği devam etti. Kahvehane, Türkiye’nin her dönemine uyum sağladı ve her devrin talebine cevap verdi. Okuma yazma seferberliğinde “Millet Mektebi” oldu. Teknolojinin gelişmesi ile beraber radyoda ilk sesi birçok kişi yine kahvehanede duydu. Derken televizyonlar, kahvehanelerin başköşesine kuruldu. Bugün bile her evde birden fazla televizyon olmasına rağmen millî maçlarda kahvehanelerde toplanan kalabalığın tek yürek olması, kahvehanenin Türkiye’de kültürün ayrılmaz bir parçası haline geldiğinin bir göstergesidir.

Türk’ün kahvesi dünyanın kahvesi

Dünyada yerleşmiş adıyla “Türk Kahvesi” bir kahve çeşidini değil, kahve pişirme yöntemini ifade eder. Türkler kahveyi ne buldu, ne yetiştirdi ne de geliştirdi; ancak dünyaya tanıttı. Avrupa ülkelerinin kahveyi tanıması farklı vesilelerle fakat hep Türkler, yani Osmanlı Devleti aracılığıyla oldu. 17. yüzyılda Türk elçi Süleyman Ağa, Türk kahvesini kraliyet sarayında pişirip Paris sosyetesi önünde görücüye çıkardı. Bu ilk tanışmanın ardından Fransa’da Türk kahvesi moda haline geldi. İkramın yanı sıra Türk kahvesi hediye olarak da gitti Avrupa’ya… Yine 17. yüzyılda Venedikli elçi ülkesine dönerken götürdüğü hediyelerin arasında çuvallarla Türk kahvesi vardı. Avusturya’nın Türk Kahvesi ile tanışması ise II. Viyana Kuşatması dönemine dayanır. Osmanlı’dan Avusturya’ya istihbarat taşıyan bir Sırp casus, Kuşatmanın sona ermesinin ardından emeklerinin karşılığı olarak ilginç bir talepte bulunur Avusturya yönetiminden: Bu talep, Osmanlı’da yaygın olan ancak Avrupa’da o güne kadar pek bilinmeyen kahvehanelerden bir tanesini Avusturya topraklarında açmak için iznidir. İzni alır ve böylece Türk’ün kahvesi, Sırp casusun eliyle Viyana’ya girer.

Yorum Ekle

Arşivler

Kategoriler